2009
12.06

 

Eskidendi güzelim…

Aklımın görünmez zincirlerine dolanan yaman bir sevdayı taşıyordu gönlüm…

Reddedilme ile birlikte bedenimin her yerine yine aynı görünmez kelepçeler takılıyor, gözyaşı ve hüznün muhteşem birlikteliğine her defasında nasılda yenik düşüyordu bedenim…

 Dünyanın en ağır işkencelerine dahi razıydım, yeter ki seninle yan yana olsaydım…

  Yeter ki benim seni sevdiğim gibi sende beni sevseydin…

Seni her gördüğümde yüreğim deli gibi atar, soluğum kesilir, güçlü sandığım bedenim yaprak gibi titremeye başlardı.

Kelimelerim boğazımda kilitlenir, kaşlarını çattığın her bakışında yüreğime ardı ardına yaralayıcı ok’lar fırlatıldığını sanırdım…

Eskiden…

Sen yokken yanı başımda binbir düşünce pusu kurardı hemen yüreğime.

Aklıma gelenlerden sonra senin gönlüne nasıl karargâh kuracağımı bildiğimi sanırdım lakin her defasında aldanırdı gönlüm…

Bedenimi ağırlayan sevda zindanlarında ki umutsuzluğumu, her yeni kararla yakmaya hazırlanır, sevdama ışık olacak yeni bir düşüncenin keyfiyeti ile unuttuğum gülümsememi yeniden takınırdı yüzüm.

 Bazen, fesat düşüncelerim konaklardı yüreğimin bir tarafına “unut onu artık, sevme bir daha …” derdi ama kim aldırırdı ki buna…

Eskiden…

Gecenin yeryüzünü avuçladığı her an, sokağında karanlıkları ardıma alarak sana ait evin kapısını hafifçe tıkırdatıp, “ben geldim…” demek isterdim ama aynı sessizlikle gerisin geriye dönüp giderdim. Giderken yüzlerce hançer saplanırdı da bedenime duymazlığa vururdum…

Hatırlıyorum da pencerenin önünde nefesimi tutar,  senden gelecek herhangi bir hareketi beklerdim…

Ne çare ki beklediğimden bile habersizdin…

Eskidendi gülüm…

Varlığın aklımı esir aldığından beri bir günün ne derece kıymetli olduğunu anlamıştım birden. O bir günün her saniyesinde sen vardın çünkü…

Eskiden seni inanılmaz bir aşkla seviyordum ama eskiden…

Kimselerin aşk’ına benzemeyen bir aşktı ki öncedendi tabi o, çok önceden…

Seni her gördüğüm de gözlerimi, gözlerine değdirerek konuşmak isterdim seninle ama buna cesaretim yoktu nedense…

Her defasında bir çocuk aradım sokaklarda. Kimini top oynarken yakalardım kimini de saklandıkları yeri söyleyerek, açığa çıkarırdım saklambaç oyunların da.

Hemen “sen söylesene abi!” derlerdi bana da, cevap veremezdim bir türlü…

 Cevap veremezdim ama binlerce kanca’yı da hissederdim sırtım da. Nasıl derdim karşımda ki bastı-bacağa “beni istemiyor ki…” diye…

Eskidendi tabi o eskiden…

Belki kaya gibi sert bakışların altında ezileceğim korkusu vardı içimde. Avuçlarına bırakacağım yüreğimi atmandan korktum belki de…

Sana göre özensiz birkaç cümle olabilirdi dudaklarımdan savurduğum sözler, sustum öylece…

Susardım zaten seni her gördüğümde…

Korkardım bir kez daha reddedilmekten…

Eskiden…

Gece yıldızlarını toplayıp güneşe selam verdiğinde, rüyalarımda ki seni bırakıp,  kalemimde ki sen’e sarılarak,  mürekkep diye doldurduğum sevda sözlerimi bir gün okuyacağını düşünüp hiç zorlanmadan yazardım, sana olan aşkımı…

Zaman baharları, boranları, yeşilleri yığdı kapılarımıza. Günler, aylar geçti aşkımı itiraf edeli. Her gece yağmur, kar, buz demeden dolaşırdım kapında…

Parmaklarımın arasında ki kâğıdın satırlarına her gün seni yazarken,

Yüreğimde ki farklı kıpırtıları farklı duyguların karmaşasını bil isterdim.  

Gözlerinin içine bakıp “sana söz veriyorum yok edeceğim tüm korkularını…”

Demek isterdim ama diyemezdim…

Diyemediklerimi yazdım, diyemediklerimi söylettim başkalarına…

Her cevabında acımasız bir reddediş vardı ki, dağlardı yüreğimi saldığın haberler…

Her defasında kanatırdı yüreğimi…

Eskidendi olanlar, çok eskiden…

Acıyı hapsedip içime, ne yollar adımladım seninle…

Her yolun her adımının sonunda sen olduğun için gücenmedim uzayışına…

Sokak kaldırımlarının şahitliği eşliğinde adını andım her dakika…

Nefes diye rüzgârlara verdiğin kokunu aldım içime…

Sesini bir masal sıcaklığında doldurdum kulaklarıma…

Uykuların beni terk ettiği sevdaya hasret bir nöbetçiydim eskiden…

Onlar eskidendi gülüm çok eskiden…

Şimdi beyaz kâğıtlarda ki mürekkepler silindi artık.

Aşk ;

Benim yüreğimden, seninde gözlerinin önünden usulca geçip gitti.

Şimdi yüzümde yaşadıklarıma dair bir hoşnutluk var. Acı da olsa o zamanlardan bu zamanlara hüzne âşık olan bir adam kaldı geriye…

Dedim ya güzelim eskindendi onlar, çok eskiden yaşandı her şey…

 

Gülnaz Hasköy

 

2009
11.20

Bugün…

 Adın anıldı dost meclislerinde…

Düş azmanı ayazların koynunda ki uykularım geldi aklıma…

 Seninle her konuşma sonrası sarıp-sarmaladığım hayallerim de…

Kulaklarıma sen olarak uğrayanlardan sonra, eski bir sevda gemisiyle, rotasız açıldım yine aşk denizime…

“Gülümsemen” uğradı gözlerime…

Belli ki eskiden kalma aşkımızın, yüreğimin bir yerlerinde saklanmış tatlı bir anısıydı yüzün… 

Biliyorsun…

Sessizdi gidişin…

 Hiç söylemedim bende, kış artığı rüzgârlarda nasıl savrulduğumu ve nasıl savaştığımı karanlıklarda bil istemedim…

Bugün…

 Adın anıldı dost meclislerinde…

Hüzün bulutlarına dokundu sanki parmaklarım.   

Dokunsalar bin parçaya ayrılacakmış gibi geldi yüreğim…

Sonrasında…

 Buz taneleri gibi kırılıveren umutlarım…

Bugün…

 Yokluğunu bir kez daha gammazladı yüreğim…

Bir kez daha baştan çıkarılmak istendi gözyaşlarım…

İnce oyunların kılavuzluğunu yüklenmişti sanki zaman…

Sesim duyulmaksızın yırtıldı boğazım,  çığlıklarım hala sana olan sevgim gibi…

 Sessiz ve umutsuz…

Kızgın demirle nişanlanmış dilimden, kurulu sevda dizeleri savruldu, umarsız…

Utandım…

 Sensiz gelip-geçen arsız yıllarım için…

Kahırlandım…

Bugün…

 Yine anıldı dost meclislerinde adın…

Yüreğimin sesini dinledim saatlerce…

Seni sevmekte asıl geç kalan,

 “Yüreğimmiş” onu anladım…

 

 

Gülnaz Hasköy

2009
11.20

Sen…

Gittin…

Seni sensiz yaşayacağım bundan sonra…

Nasılsa…

Aşk yorulmaz hayallerde…

Bana seni hatırlatan her şey, sıkı sıkı saklanacak bende kalan izlerinin altına… Bundan sonra gözlerimden, içinde sen olan hüzünler damlayacak gölgelerinin üstüne. Zor da olsa taşıyacağım acılarını, nasılsa aşk yorulmaz hayallerde…

Bundan sonra…

Gözlerime yalnızlığın kederi dolacak sonsuzluklarda.

Yüklendiğim ağıtlar eskiden kalma bir sevdanın eteğine tutunmuş olarak kalacaklar takındığım maskenin altında…  Simsiyah gözyaşlarımı akıtacak adımlarının ardından.

Aşk yorulmaz derler ya hayallerde…

Ben…

İçimde düğümlenen sensizliğin kavurucu sıcaklığıyla yangınları kucaklarken, giderken bıraktığın düş bulutlarını aralayacağım her geçen gün…

Ateşin erittiği bir beden ile kuru mevsimleri karşılayacağım sensizliğimde. Yeşilimi yok eden sığıntı rüzgârlar da savrulacağım her zaman. Fırtınaların önüne set çeken güzel sözlerinin uğultusu kalacak kulaklarımda… Ve içinde sen olan geçmişe sarılacağım.

Ardımda bıraktıklarım…

Dehlizlerde kaybolan virane bir gönlün garip kayboluşunu görecekler…

 

Sonra…

Yıldızların pırıltılarını söndürecek kadar içli naralarımla çınlayacak sema, bakışlarımdan küfürler savrulacak gittiğin yollara… Yüreğimde kelepçeler ile nefesimi tüketeceğim…

Uykularımda…

Bazen susuz bazen huysuz yüreğim yalancı sözlerinle oynaşacak rüyalarımda. Mızıkçı kâbusların koynunda ki küçük oyuncaklar gibi çaresiz ve bitkin kalacağım ellerinde…

Biliyorum…

Bu gidişin bir dönüşü olmayacağını…

Kaybolacağımı biliyorum karanlıklarda…

Seni sensiz yaşayacağım bundan sonra…

Nasılsa aşk yorulmaz hayallerde…

Gülnaz Hasköy

 

2009
11.03

Merhaba

Sizinde öyküleriniz, şiirleriniz veya denemeleriniz varsa ve bu sayfa da “Adınız altında olmak” kaydıyla yayınlamak isterseniz buyrun…

Yazılarınızı ;

yaziruhu@mynet.com

gulnazhaskoy@gmail.com

adreslerine bekliyorum…

2009
07.15

BAZEN…

 

Hüzün basar bazen…

İnce bir bulutun karanlık, ipeksi görünümü sarar baştan sona.

Hiçbir yere sığmaz gönül hiçbir yerde rahat edemez. Geceler, eskisinden daha uzun gündüzler, devrini tamamlayamacak kadar yorgun olur…

 

Gitmek…

Her daim akılda bulunan bir eylem olarak kalırken, gidilmek için seçilecek yönde de koca bir soru işareti durur

“NEREYE?”

 

Yürek sıkıntılı, yürek ağlamaklı…

Sanki etrafını saran duvarlar demirden örülmüş modern bir kafes gibidir. Pencerelerden içeri giren zehri soluyup, aynada ki yansımalarda usul usul kendi ölümüne şahit olur. Etrafını çepeçevre kuşatan hüznünü dağıtmak için kullanacağı hiçbir şeyinin olmaması üzerine ağlar, sızlar…

 

Ağlamak…

Yeterli gelmez çoğu zaman…

Bağırmak, avazının çıktığı kadar bağırıp atmak istenir tüm sıkıntılar ama boğaz düğümlenmiştir, asi gelir bedene susar, susar…

El asidir, akıl asidir…

Kıpırdamaz…

Düşünceler, birbiri ardına dizilip sıkıştırmaya başlar sonrasında

“NEDEN?”

 

Hiç akla gelmeyen bir yığın dert, saklandıkları derinliklerden fırlayarak varlıklarıyla baştan çıkarır gözyaşlarını. Yanaklarda oluşan çizgilerin her biri,  geçmişin acı bir simgesidir…

Yürek sıkıntılıdır, daha çok hüzne daha çok gözyaşına gebedir, cevabı olmayan birçok sorunun gölgesi altında gitgide soluk alamayacağının farkına varır…

Umutları vardır bir yerlerde, yeşile bağlayacağı umutları… Sessiz geçen gecenin karanlığında kaybolan nankör umutları…

Gece avcıları; karanlık ve hüzün onları da çalmıştır.

İçten içe bir sorgu hâkiminin sesi duyulur derinlerden, çok derinlerden

“NEREDE?”

 

Bir bir açılır mazinin eski defterleri. Sayfaları arasında kuru çiçeklerin, soluk resimlerin bulunduğu unutulmayan, unutulamayacak mazi yüzüne haykırırcasına sorar

“ NE OLDU?”

 

Kayıp bir cevaptır sorunun karşılığı. O da mazinin bir kenarında yıllarca öksüz kalmıştır. Yasa boğulur, acıtır içini. Kontrolden çıkan bir yangın adım adım sürükler lavların içine. Demirden kafesin sessiz feryatları, kendi sesine karıştığında nasılda bir bıçak saplanmıştır sırtına

“ACI”

 

İçinden kopan bir şeylerin kayıp dünyalardan duyulan çığlıkları kulaklara ulaştığında…

 Bir tek gece yakıştırılır gönül’e artık bir tek dolunay bir tek yıldız…

Yanaklardan süzülen iki damla yaş yorgundur bundan sonra

“BİTMİŞTİR”

 

 

Zaman geçtikçe sorunlar şekillenir…

Aciz kalmak yakıştırılamaz bir türlü. Ayağa kalkmak, ileriye bakmak, sınırları aşmak gerekir. Yalnız gecelerden güneşe doğru uzanma vakti gelmiştir.

Yürek kıpırtılı, yürek sevdalı yaşama

“TUT  ELİMİ”

 

İhanet hançerleri hayal olup bilinmeyen âlemde kaybolurken gözler hüzünleri yolcu etmeye başlar. Acıya sürgün beden hafifleyerek kuş gibi havalanır. Fırtınalar huzurlu bir dinginliğe ulaşınca baharı karşılamak kadar güzeldir aslında hayat…

Dudak kenarındaki büzülme açılır yavaş yavaş.

Tebessüm çiçekleri yüce dağların karını eritecek kadar sıcak ve sevgi dolu güzelliğe ulaştığında…

Sınırlar aşılmış, duvarlar yıkılmıştır artık…

“HOŞGELDİN”

 

Gülnaz Hasköy

 

 

 

 

 

 

2009
05.11

 

Ok Yaydan Fırlayınca…

 

Ok yaydan fırlayınca hükmü yoktur artık yapılanların ya da söylenenlerin. Bir dal gibi çıtırdayarak kırılır kalp. Yaşananlar, yaşanacak olanlar bir hayal gibidir artık.

Bir çiçeğin gün yüzünde ki can verişi gibidir her şey. Önce kök, sonra yapraklar solar tıpkı bir insanın usulca çöküntüsü gibi…

 Uzuvlarının solup, aklının ince bir mendil gibi bir çalıya çaresizce tutunması gibi…

 Göz çukurlarının belirginleşip, ferinin kısık sarı ışıkları andırması gibi…

Yavaşça ölmesi gibi…

Okun yaydan fırladığı gibi kelimeler çıkınca ağızdan, dökülünce dilden ince bir çıtırtı duyulur uzaklardan,  çok uzaklardan. Sanki çok sevdiğin bir yakınını kaybetmiş gibi. Çok sevdiğin yerlere götüren yolların karanlığı gibi… Kıyamet koptu sanırsın ilk önce başına koca bir dünya yardım istemeden yıkılmış gibi hissedersin ve “olmasaydı” dersin, “olmasaydı keşke”…

Aniden bir fırtınanın etrafını sarması gibidir her şey. Toprağın havaya, dalların yağmurla birleşmesi gibi. Göz gözü görmez ya hani işte onun gibi bir şey… Yer-gök ağlar ya, kararınca bulutlar işte öyle bir şeydir. Bilsen, bilebilsen, görebilsen fırtınayı önlemini alabilirsin belki ama yok!

Hazırlıksız, kuru, cansız bir zamanında vurmuştur seni can alan bir kurşun gibi…

Can evin yerle-bir edilmiştir artık. Ok yaydan fırlamıştır. Dökülmüştür sevgi kırıntıların bedeninin her bir ince noktasından. Yüreğinde dayanılmaz bir sancı ile kulakların hala duyduklarına inanamaz bir halde. Yanar da yanar gönül. Hiçbir pervane, hiçbir soluk, hiçbir rüzgâr dindiremez artık yangını, söndüremez, uzaklaştıramaz yanından…

Ok yaydan fırlayınca, kulağına çalınan kötü bir müzik gibidir artık söylenenler. Takılıp, kalmışsındır sana her şeyi unutturan o söze… Acımasızca, bencilce söylenen birkaç bozuk kelimedir senin dünyanın ortasına fırlatan sözcükler. Yaşadıkların, mutluluk kahkahalarının atıldığı zamanı bir hayal ortamında görürsün sonra “yalanmış” her şey diye düşünürsün.

Yoktur bazı zamanlarda geri dönüşler, yol kapalıdır, karanlıktır, bataklıktır ….

Ok yaydan fırlamıştır artık, bitmiştir her şey.

 

 

 

Gülnaz Hasköy

2009
04.10

 

Kelimeler arasında küçük, görünüşte basit ama onsuz olamayan satırlar içinden gizlice almak ya da çalmak gibi  “virgül’ü” …

Kalem ucundan damlayan kelimelere acımadan, bir çırpıda koparmak gibi dalından bir meyveyi… Düşürmek gibi yapraklarını, dökmek gibi aniden…

Oysa satırlara yansıyan soğuk bir yalnızlıktır bazen eskilerden dem vuran… Bazen bir başkaldırıştır bazen yitmektir, bazen gitmek…

Kısa durakların, solukların alındığı, araya koca dağlar gibi sığdırılmaya çalışılan bir küçük işarettir virgül…

Ara vermeksizin çalınan gönül kapısının kırık-dökük tokmağı, aşınır ya dokunulmaktan. Kısa bir soluk almak hiçbir şeyi düşünmeden ve çoğu kez unutmak lazımdır başa gelen pişmanlıkları, çocukluk hataları, kötülükleri ve kısa da olsa dinlenmek gerektirir ya hayat…

Soluksuz koşarken ansızın durmak gibi…

Koklamak gibi havayı, hissetmek gibi kötülüğü…

İşte o zaman bir virgül koymak lazım hayata…

Virgülü bir çentik gibi bırakmak gerek zaman aralarına…

“Bak nasılda geçti çiçekler açan bahar”…

“Sevda bahçelerinin arsız rüzgârı, nasılda kuruttu gönlünü.” Diye söyletmemek lazım kimselere.

Durmak, dinlenmek lazım biraz…

Virgül koy hayatının kuru baharına… Döneceğin zaman umutlarına yeşili bağlarsın yine.

Dertler-kederler,  gece avcıları gibi yine dolmadan yüreğine…

Sen ki onlar kadar hızlı değilsin bu dünya da. Koşamazsın sürekli, yorulursun, düşersin sonra… Derin yaralar almadan, acılardan pay çıkarmak için mola vermek gerek aralarda…

Ne sevdalar geçer başımızdan, ne yaralar alır bu beden… Nasıl üşür nasıl ağlar bir bilsen… Sonra nasıl tutarsın nasıl yakalarsın soğuk ellerinle hayatı, nasıl sarılırsın güçsüz halinle anılarına… Ve nasıl anlatırsın senin masallarını geride bıraktıklarına?

Sarmadan örümcek ağları hayatını, yıldızlar istemeden senden parlaklığını ve güneş kıskanmadan artık ışıklarını ve yüreğin seslenmeden ölüme…

Bir virgül koy hayatına, önce dinlen, nefes al sonra devam edersin kaldığın yerden.

 

 

Gülnaz Hasköy.

 

2009
04.09
 

…Ve bir gün;

Bir masal günü doğar dağların ardından karanlıklara,  bir güneş gibi…

Uzaklarda, çok uzaklarda bir çatı altında anlatılan bir sevda masalının sözleri yankılanırken ahşap tavanlı oda da, aşkın dillere yön verdiği, anlatılanlar duyuldukça simalar da gülleri ağlatan bir masalın kahramanları da o saat doğar geceye ansızın… Köşeliklerin üzerinde ki iki kandil ışığın soluk-sarı yansımasına, ay ışığı gibi parlayan iki sevdalının silueti yansır masalın satır aralarına… Aşk ile silahlanan tüm sözcükler, gecenin sustuğu bir zaman aralığında, bir fısıltı yayar kulaklara…

“Papatyalar kurumadan…”

Anlatanın hemen yanında, mavi vazo içinde ki bir demet papatyanın belinde ki bağ çözülerek, dinleyenlerin ellerine bırakılır tane tane… Yeşil bir dalın ucunda ki narin salınışıyla, kar beyaz yapraklarına dudaklar usulca dokunarak az önce ki fısıltıyı tekrar eder yavaşça…

“Papatyalar kurumadan…”

Mavi vazo yalnızlığına ağlarken,  fısıltılar son bulup, dudaklar mühürlenir o an. Anlatıcının dilinden, kulakları ziyaret eden bir nazenin ses, fazla zorlanmadan alır tüm gönülleri satır aralarına…

Ve masal başlar o an…

“ Bak göreceksin! Papatyalar kurumadan geleceğim yanına…

İri ceylan gözlere bir kara bulut dalmış, güzelim pırıltılarına ıslaklığını bırakırken genç kız sorar yavuklusuna “ Söz veriyor musun?”

Kara kaş, kara göz bir bilinmezliğin koynundayken nasıl söz verirdi ki ceylanına?  O ceylan ki, gözlerine her konuk olduğunda bir çığlığın figanıyken hem de… Seni seviyorum’ların, kıyamadığımsın’ların avazıyken yüreğinde…

“Geleceğim ya…”

Bir köprü kurulur iki bakış arasında o gün. Diller susar, yürekler akar usulca birbirine. Kara kaşlar çatılır ceylanı görmeden, bir sıkıntı vardır halet-i ruhiyesinde… Zaman bu zaman, saat bu saattir işte. Belki ona bahşedilen son sarılmaların, son sıcaklığın, son solukların olduğu an, bu andır belki  diye düşünerek, ceylanını sarar doyasıya…

Gün ışımadan hazırlanan bir doru atın üzerine, keçeden bir kilim atılırken, ceylanı bir köşede yine hüzünleri ağırlar gözlerinde. Yiğit, öyle bir yiğittir ki, kan kusup-kızılcık şerbetini bir çırpıda yutar ammaaa, yine de belli etmez ayrılık acısını sevdalısına…

Veda buseleri, katrelerden bir top yangını da bırakır dudaklar ile buluştuğu yere ve yiğit etrafına bakınmaya başlar. İki taş arasında sıkışıp kalmış olan bir papatyayı ayırıp toprağından “ Ya ben ya bu papatya gelecek sana…” diyerek ayrılır sevdasının yanından…

Günler, günleri kovalarken, papatyalardan bir beyaz örtü serilir tarlaların üzerine. Yiğidin ceylanı bakar bakar ağlar papatyalarına. İçinde garip bir sancı ile boğuşmaktadır günlerce. Sanki papatya tarlasına her baktığında birazı, birazı daha solmaktadır usulca…

Kapı eşiğine ayak basmaz sonrasında. Gözlerini sabitler beyazların ortasına ve beklemeye başlar uğurladığı sevdasını. Artık yemeyen, giymeyen, içmeyen odasına adım atmayan bir tuhaf ceylandır onsuzluğunda…

Gün geçer, güneş geçer akşam olur sessizce…

Yiğidin ceylanı, beyazı üzerine çeken tarlanın yavaşça karardığını gördükçe, karadan daha kara günleri ağırlamaya başlar yüreğinde… Bir dua gibi düşer yavuklusunun son sözleri diline “ Papatyalar kurumadan… Ya papatyam ya ben…”

Gözlerinin önünde ki beyazların kuruyup, karardığı gibi cılız bir bedenin kara bir gölgesi sinmiştir üzerine… Beklemek… Ölümü beklemek gibi zor, doğumu beklemek kadar sancılıdır artık…

…Ve bir gün…

Hain bir gecenin koynundan dolu-dizgin gelen bir dört nalın sesi çalınır kulaklarına… Yüreği sevinçle sevda beşiğini sallamaya yeltenir hemence… Kararan gönlüne yeşili tam düşürecekken, filiz verecekken gülümsemeleri, doru atın terkisine atılan karartıyı görünce bir ateş düşer yüreğine…

Yelelerine rüzgârı bağlayan bir at ile yiğidi mi gelmekte acep?

Korkuyla lal olur ağzı-dili. Nefesi tam tükenecekken doru at gelir ve durur ayakları dibinde…

Hiç konuşmaz yabancı, doru attan iner ve yine o doru atın terkisinde ki karanlığı usulca indirir yere…

Ak gömleği yırtılan, kara perçemine kan sıçrayan yiğidi zorlukla gülümser yavuklusuna.

Aynı gün aynı gece, ceylanın ayakları dibinde ki yiğidin son sözleri karışır karanlığa…

“Papatyalar kurumadan geldim ceylanım…”

Tükenişin sonu başlangıçta ki sözlerle aynıdır artık…

Bir beyaz papatyanın ruhuna sarılıp, sonsuzluk âlemine doğru yol alır yiğit böylece… Ah o ceylan ki, yırtar karanlıkları sesiyle, dilinde ise hep aynı dua “Papatyalar kurumadan yiğidim…”

Ve ansızın biter masal o gece…

Anlatan, dinleyenlere seslenir yeniden “ Ağlamayın,  ağlatmayın, papatyalar kurumadan yetiştirin suyuna…”

Ve bir masal biter, uzaklarda bir çatının altında…

 

Gülnaz Hasköy.

 

 

 

2009
03.18

   Yüreğinin yangını gözlerine buğu saldığında yâd edersin onunla geçen zamanları. Hüzünlü sıcaklıklar yanaklarından süzülmeye başladığında, davetsiz bir misafiri kucaklar gibi sıkı sıkı sarılırsın hasretlere… O an gözlerinin önünden film kareleri gibi geçer içinde “onun” olduğu her sahne.

Kâh sarılıyorsundur kâh ipek gibi saçlarını okşuyorsundur…

 Ona has, ona özel, henüz özlemlerin çalmadığı kokusunu sindirerek içine çekiyorsundur…

Dönebilmeyi istersin bir an için arkanı, dönüp onu orada görebilmeyi umut edersin ama nafile zamanlar, iki zebani gibi çıkar karşına… İmkânsızdır artık her şey. Geride bıraktığın herhangi bir zaman dilimi içinde kalmıştır sevdiğin…

Düşünürsün o zaman en son sarmaş-dolaş halinizi ve en son birbirinizin gözlerinde kayboluşunuzu…

Şanslı insanlar vardır bu bağlamda onların gözlerinde henüz soluklaşmamıştır bu resim, yenidir henüz her şey… Bir iç rahatlığı vardır bedenlerinde, pişmanlığın olmadığı taze düşünceleri zikreder gönül ve “Sene’ye…” der “Sene’ye daha çok vakit ayıracağım ona…”

Dil söyler söylemini, gönül ve gözler hevesle, bu söylemin ona verdiği rahatlığı yaşar yeniden…

“Sene’ye…”

 An gelir… Hem de öyle bir an gelir ki…

Günler, haftalar gelir-geçer sürekli… Bir zamanlar dil’e dolanan o meşhur söz “Sene’ye…” de unutulmuştur çoktaaan…

Bir keşmekeş’e dalıp gitmişsindir. İşlerin “Ondan” daha önemlidir artık…

Hayatın diğer yüzünde yaşlı bir çift el, her fırsatta Sema’ya uzatır titreyen ellerini…

Bir zamanlar senin gözlerinde gezinen hüzün, o yaşlı gönül’ün buğulu gözlerini hiç terk etmemiştir ki zaten… Onun yüreğinde ki özlem senin yüreğinde ki özlemin,  milyonlarca katıdır ki bilemezsin büyüklüğünü… Onun dilinde ki söylem, öyle bir dua’dır ki Yaratan’a karşı sanma ki bir an kesilsin dudaktan, düşünme ki unutulsun yürekten…

Ne bekler ki zavallı yürekler?

Yitip, gitmesini mi zaman içerisinde?

Pişmanlıkları bedenlerde ağırlamak daha mı kolay gelir insanlara?

Keşke’ler dile dua gibi düştükten sonra neye yarar uzaktan sevmeler?

Hal bu ki artık bir nefes kadar yakındır özlenenler…

Zahmet buyursak bir nebze, ara versek birkaç saniye işlere, duymasak telaşları da, yaşlı gönüllerin dualarını boşa çıkarmasak…

 “Sesimizi duyursak…”

“Özledim anam-babam…” desek…

 

Dindirsek yağmurları gözlerinden artık…

Çok zor değil aramak…

Bir nefes kadar yakınken artık…

 

 

Gülnaz Hasköy

2009
03.17

Geçmiş zaman, neredeyse 16 yıl olmuş. Şu an ki zamanın ne kadar gerisinde olursa olsun her seçim zamanı aklıma gelir, gülerim, anlatır; gülümsetirim ve anlatarak yâd ederim sevdiklerimi…
O zamanlar Bursa’nın şirin bir ilçesindeyiz. İki katlı, bahçe içinde ilçenin en güzel evlerinden birinde oturuyoruz. Ev sahiplerimiz Bitlis’li yaşlı bir çift. Arada uzaktan yakınları gelir hemen seslenirler “Gülll sende gel…” Onlar beni ben onları sahiplenmişiz iyice…
Yine seçim zamanı…
Şarkılı-türkülü oy toplamalar, bir hengâmedir gidiyor ilçe de. Akşam vakitleri bahçe tarafından bir ses çalınıyor kulağıma “Gülll gel kızım…”
Seviyorum o insanları, değerliler benim için. Sözlerini ikiletmeden iniyorum bahçeye. Kameriye de masa hazırlanmış, yeşil çiçekli bir örtü ve üzerinde kırmızı kırmızı elmalar. Pek anlamam cinsinden ama Amasya elmasını andırıyor şöyle bakınca. Ufak-tefek, pürüzsüz bakınca insan hemen almak ister ya o şekilde…
“Hayırdır? Nereden bu elmalar? Bugün Pazar da kurulmadı…”
“Meydandan, meydandan” diyor amca.
“Ne meydanı?”
“E, seçim meydanı… Bir elma’ya bir oy”
Şaşkın şaşkın bakıyorum amcanın yüzüne amacım şaka mı? Gerçek mi olduğunu anlamak…
Az sonra teyze de geliyor o da benim gibi hemen elmaları soruyor “ Vaşşş elmalar nerden, ne güzelmiş”
Amcam gülerek uzatıyor birer tane bize “Meydan’dan dedik ya…” derken de muzip bir gülümseme var yüzünde. Anlıyorum hemen, anlatacakları var yoksa çağırmaz bu vakit, toplamaz başına bizi “Haydi anlat…” diyorum. Elimde elma meraklı gözlerle bakıyorum amcaya.
“Cami’ye giderken yolda Ağaların Hasan’ına rastladım. Seçim var ya biri geliyormuş meydana, tuttu kolumdan ne kadar yok olmaz desem de dinlemedi sürükleye sürükleye götürdü beni de.
Allah Allah meydan mahşer yeri gibi… Sanırsınız ki Bursa gelmiş meydana. Konuşmalar, falanlar-filanlar. Namaz kaçtı-kaçıyor Hasan’a gideyim diyorum yok ağabey bırakmam diyor… Hava da sıcak oldu zaten insanlar sıkışık vaziyette. Gölgeye gidelim bari dedim. İnsanları iteleye-kakalaya geldik bir bahçe kenarına. Ağaç gölgesine sığındık. Dikkat etmedim ne ağacı ne bahçesi? Aklımda namaz var ya şu bahçeye atlasam da kılsam kıyıda-köşe de diye düşünüyorum. Kafamı kaldırıp bir baktım başım üstünde ki dala “A’han da elma” dedim. Kopardım dalından hır hır yemeye başladım…”
Son söz kopardı beni sohbetten…
Her şey gayet güzel giderken nereden çıktı bu “Hır hır “şimdi. Elma “hır hır” eder mi?
Amca heyecanlı bir şekilde anlatmaya devam ediyor ben takılı kaldım bu hır hır’a. Nedir? Nasıl bir şeydir bu hır hır? Sadece elmalarda mı olur? Yoksa seçim zamanında ki elmalar mı hır hır diye ses çıkarır?
“Amca…” diyorum. Lafa ara verse hemen soracağım bu “Hır hır” ne diye?
Amca öyle güzel anlatıyor ki teyzeye…50 yıllık karısı amcanın gözlerinin içine bakıyor, kıyamadım sohbeti bölmeye… Arada amcanın sözleri arasına karışıyor yine “Onlar konuştu, namaz kaçtı ama ben elma’mı yedim hır hır…”
“Yapma amca hiç elma hır hır eder mi?” diyeceğim. Olmuyor, bir türlü söyleyemiyorum.
“Hır hır da, hır hır…” “Hır hır da hır hır”
Sohbet bitti, sohbet gibi seçimler de bitti… Bize bahşedilen süre de doldu, ayrılalı çoook oldu Bursa’dan…
Yine seçim zamanı…
Bir hengâmedir gidiyor. Elimde bir elma düşünüyorum ısırınca hır hır eder mi yine?

Ah güzel insanlar, yaşıyorsanız kulaklarınız çınlasın sizi bir anımsayan var uzaklarda. Eğer ki toprak kucakladıysa sizleri ardınızdan bir dua edeniniz var…

Gülnaz Hasköy.